BÖLÜM 1.4 AÇILIM

Şu yol ki, Allâh’tan kula gider, cümle saadet içinde saadettir… O yol ki, kuldan Allâh’a gider, cümle dalâlet içinde dalâlettir…

Şeyh Harakanî (k.s.)

 

Üstadım selam,

Son görüşmemizde bana tek’ten çok’a doğru bakmam gerektiğini söylemiştiniz. Sonrasında sizinle beraber çok vakit geçirmiş iki arkadaşla görüşmemi önerdiniz. Önerinize uyup bahsettiğiniz arkadaşlarla beraber olduğum süreçte teklik konusuyla ilgili hiç ummadığım ve önemli olduğunu hissettiğim sinyaller aldım.

Hollanda’ya döndüğümde “Yenilen” isimli kitabınız eşliğinde teklik bilgisine dair bu sinyallerin hissettirdiklerinin daha da netleşeceğini umarak, konu üzerinde yoğunlaştım.

Fark ettim ki…

Genel bakışa göre algılanan varlığın derûnunda (hücrenin derûnu moleküler boyut, moleküler boyutun derûnu atomik boyut, atomik boyutun derûnu kuantsal boyut olması gibi… Yani, “boyutsal derinliğinde”) bir sistem vardır; sistemin derûnu ve tabanı ise kuantum potansiyel diye işaret edilen varlığın bilgi planıdır.

Engin bir dalga okyanusu olan evrenden beş duyu algılama araçlarımızın duyarlı olduğu frekanslardaki bilginin beynimizdeki simülasyonuyla meydana gelen yaşam alanımız (hayal dünyamız) ve buna göre oluşan kişiliğimiz, bu genel bakışa göre somut bir olgudur!.

Dünyamızı ve kişiliğimizi oluşturan beyinsel işlevler ise daha özde olarak soyut bir olgudur. Yani, varlığı; duyularla direkt değil, eserleriyle akıl yollu algılanıp değerlendirilebilen bir şeydir..

Ve nihayet beyinde işletilen bilgi, sırf fikir niteliğinde olan bir kavram olmak suretiyle, soyutun da soyutudur!!!

Halbuki gerçekte durum tam tersinedir!..

Şöyle ki…

Kesitsel algılamanın (beş duyunun) beynimizdeki simülasyonuyla meydana gelen hayal dünyamız ve buna göre oluşan kişiliğimiz tamamiyle soyut bir olgudur.

Buna mukabil hayal dünyamızı ve kişiliğimizi oluşturan beynin çalışma sistemi ve mekanizması ise somut bir olgudur.

Ve nihayet tüm bunların ham maddesi olan bilgi ise somutun da somutudur!!

Bu iki bakış farkını şöyle özetleyebiliriz:

Genel bakış = “gözden öze” veya “çok’tan tek’e” bir yöneliştir.

Gerçekte olan = “özden göze” veya “tek’ten çok’a” doğru bir açılımdır.

Genel bakıştan yola çıkarsak eğer…

Beynin beş duyu algılama sistemine dayalı kesitsel verilerin simülasyonu ile meydana getirdiği hayal dünyamızda bizce malum olan herşey, gerçekte mahiyetlerinin üstünü örterek bakış açımızı daraltır. Bildiğimizi sandığımız bir çok konuda yanılmamızın esas nedeni, herhangi bir şeyin bize malum olduğu kadar olduğunu düşünmemizden kaynaklanmaktadır. Halbuki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını birçok kez tecrübe etmişizdir. Çünkü beş duyu algılama ile evrene dair edindiğimiz kesitsel bilginin zihnimizdeki sanal simülasyonundan yola çıkarak, o bilginin evrensel plandaki yerini tespit etmemiz imkansız denecek kadar zordur.

Ayrıca kavrama aracımız olan akıl, sahip olduğu bilgi kadar algıdıkları hakkında fikir yürütüp değerlendirme yapabilir. Kaldı ki beş duyu ile evrenden algıladıklarımız okyanusta bir damla bile değildir. Algı yetersizliğinden dolayı bilmediklerini hesaba katamayan aklımızın değerlendirmedeki yanılma payı da tabî olarak çok yüksektir!.

Gerçekte olan ise…

Beynin beş duyu algılama sistemine dayalı kesitsel verilerin simülasyonu ile meydana getirdiği hayal dünyamızda beliren şeylerin mahiyetine öncelik verilerek, malum olanların genel sistem içindeki oluşum hikmetleri deşifre edilmeye çalışılır. Ne var ki oluşların mahiyetine ulaşmak için bir takım teknolojik imkanlarla algı sınırlarının genişletilerek incelemeye tabi tutulması bir çözüm olmayacağı gibi, akıl dahi bu hususta felsefe yapmaktan öteye geçemez.

Nitekim eldeki tüm teknolojik imkanları sonuna kadar zorlayarak algılananın özünü deşifre etmeye çalışan bilim, son nokta olarak kuantsal boyuta gelmiş ve teori-fizik ile ötesini akletme aşamasına geçmek zorunda kalmıştır.

Evet, oluşların mahiyetine ulaşmanın yolu var mıdır?.. Ki buna göre bilinenlerin evrensel plandaki oluşum hikmetini kavrayabilelim.

İslâm dinine göre bir insan vahiy gücü ile oluşların ilmî mahiyetine ulaşabilir.

Vahiy gücü, epifizden beyne geçiş yapan yüksek frekansların beyin performansını artırarak, bunun bizi holografik evrende serbest hareket etme durumuna geçirmesidir. Böylece yöneldiğimiz her bir şeyin özüne nüfuz ederek, o şeyin ilmî mahiyetine ulaşır, genel sistem içindeki oluşum hikmetini kavrayabiliriz.

Vahiy gücüyle insanın algılanan biyolojik yapısına nüfuz ederek ruhundan haber verip, insanın genel sistem içindeki yerinden bahseden rasûl ve nebiler… Yine vahyin sağladığı ferâsetle insanın ölümötesi yaşamındaki akıbetinden bahsetmişler.

Bundan dolayı insanın dünyadaki varlığının evrensel plandaki yerini ayrıntılı bir biçimde anlatan Kur’ân, son Nebi’nin vahiy gücüyle edindiği çok ciddi ve eşsiz bir bilgi kaynağıdır!.

Ne var ki Hz. Muhammed’e (s.a.v.) nazil olan evrensel gerçekler, yaşadığı devrin insanlarının genel anlayış kapasiteleri göz önünde bulundurularak açıklanma yoluna gidildiğinden, Kur’ân ve hadisler deşifre edilmesi gereken metafor kitabına dönüşmüştür.

Geçmişte Kur’ân ve hadislerdeki metaforların işaret ettiği evrensel gerçekelere ulaşmak imkansız denecek kadar zordu. Çünkü insanlık bunu mümkün kılacak bilim ve teknolojiden yoksundu.

İlâhî takdir gereği günümüzde tavan yapmış bilim ve teknoloji sayesinde, Kur’ân ve hadislerin işaret ettiği evrensel sırlara ulaşmamız büyük bir ölçüde kolaylaşmıştır.

Şöyle ki…

Beş duyu algılama araçları ile evrenden beynimize ulaşan kesitsel veriler okyanusta bir damla bile olmadığı gibi… Bize ulaşan bu verilerin sanal bir simülasyonu ile dünyamız ve kişiliğimiz oluşur.

Her ne kadar dünyamızı ve kişiliğimiz, evrenden algıladığımız veri kesitlerinden oluşyorsa da, holografik gerçeklik bize o kesitin her bir noktasında bütünün bilgisinin de mevcut olduğunu söyler.

İşte işin püf noktası burasıdır!..

Dünyamız ve kişiliğimiz, evrensel datanın sanal simülasyonudur!. Dolayısıyla dünyamızda ve kişiliğimizde tespit ettiğimiz her özellik, ismi Allâh olan evrensel öze ait bilginin (Esmâ’nın) kuvveye dönüşmüş temsilî yansımasıdır.

Beynimiz, evrensel datadaki bilgi potansiyelinin kavranması için, kendi içinde bunun sanal simülasyonunu meydana getirerek açığa çıkaran, (organik değil…) elektromanyetik yapısal özelliğe sahip bir sistem ve mekanizmadır.

Bu sadece bizim hakikatımız değil, evrendeki her oluşun hakikatı bilgidir. Dindeki tabiriyle “herşey varlığını Allâh Esmâ’sından alır..”

GELELİM vahiy kaynaklı bilginin değerlendirilmesi konusuna..

Risâlet ve Nübüvvet işlevleri, insanlığı ilgilendiren konuların genel sistemdeki yeri hakkındaki vahye dayalı olarak bilgilendirme işlevidir.

Vahiy kaynaklı bilgiden yararlanmak için, öncelikle aklın idrak etmekte yetersiz olduğu o bilginin doğruluğuna iman edilmesi zorunludur.

Bundan sonra vahiy kaynaklı bilginin genel insanların anlayış seviyelerince değerlendirilerek tahrif edilmemesi için… Yani bildirimlerdeki evrensel mesajın anlaşılana (akıl erdirene) dek korunması için tenzih edilmesi gerekir. Çünkü, “Allâh onların vasıflamalarından münezzehtir!” (37:159)

Bununla beraber vahiy kaynaklı bilgideki evrensel mesajın sezilmesi için üzerinde fikir yürütülmesi çalışmasına da teşbih denmiştir.

Bu ara Hz. Musa (a.s.) yaşadığı zamanın insanlarının anlayışını dikkate alarak hakikati tenzih yollu açıklamıştır. Hz. Musa’nın (a.s.) tenzih ağırlıklı bildirimini değerlendiremeyen kavmi ise zamanla “Allâh’ı ötede bir tanrı kabul etme” fikri tesiri ile hakikatten sapmıştır. Bunun üzerine Hz. İsa (a.s.) Yahudi kavmini içinde bulundukları bu fikir sapmasından kurtarmak için irsâl olmuş ve kavmini “Allâh’ı varlığında ve varlıkta müşahede etme” noktasına getirmek için teşbih ağırlıklı bir anlatım yoluna gitmiştir.

Hatta bu husus tenzih ağırlıklı müşahede halinde olanlar Musevî meşrebinden; teşbih ağırlıkı müşahede halinde olanlar ise İsevî meşrebinden olmak üzere, hakikate erenlerde dahi iz bırakmıştır. (Not: Daha fazla bilgi isteyenlere Üstad Ahmed Hulûsi’nin konuyla ilgili eserlerini okumalarını tavsiye ederim.)

Tenzih ve Teşbih… Gökte parlayan yıldızları misali, vahiy kaynaklı bildirimlere dair kişide belirli açılım ve farkındalıklar sağlasa da, anlayışımızı bir güneş gibi aydınlatarak her birşeyin iç yüzünü açığa çıkarmaz.

Hz. Muhammed (s.a.v.) ile gelen tevhid ise tenzih ve teşbih’te dengeyi sağlayan bildirim şeklidir ki aklın en parlak hali olup, Muhammedî meşrepten olan Velîlerde olur.

Netice itibariyle tenzih, teşbih ve tevhid; vahiy kaynaklı bilginin değerlendirilmesini sağlayan önemli görüş unsurlarıdır. Beynin (ilham ve yüksek sezgi gücü gibi) üstün alıcı kuvvetlerinden yararlanarak zihnî fonksiyonlarıyla; akıl kapasitesinin izin verdiği ölçüde algıladıklarının evrensel plandaki yerini kavramayı sağlar.

Bir de sadece Ümmet-i Muhammed’e bahşedilmiş, sizin “Allâh’ın kendi tekliğine şehâdeti” diye tarif ettiğiniz Vahdet sırrı vardır. 

KONUDA biraz daha derinleşecek olursa…

Efendimizin (s.a.v.) algılananların mahiyetini bilmekle ilgili şöyle bir duası vardır: “Bana eşyanın hakikatini göster..”

Efendimizin (s.a.v.) duasındaki “şeyler” alamına gelen eşya kelimesinin çoğul, “hakikat” kelimesinin ise tekil olması önemli bir işarettir.

Yani, “o şeyin hakikati başka, bu şeyin hakikati başkadır” anlamında değil, “her bir şeyin hakikati tek’tir, o da her birşeyde Esmâ’sıyla yüz gösteren varlık Vahid’ül Ahad (sayısal çokluk kabul etmez TEK) olan Allâh’tır!.

Nitekim vahiy kaynaklı bilgide “Ne yana dönersen Vechullâh karşındadır (Allâh Esmâ’sının açığa çıkışıyla karşı karşıyasın)..” ayeti, bu anlama işaret etmektedir. 

YAZIMIN konusuna bir misal vererek bitiriyim… Bu misalde televizyon istasyonu evren; dönüştürücü cihaz ise beyindir.

Televizyon istasyonunun yaydığı dalgalardaki bilgiyi görüntü ve sese dönüştüren televizyonun değişmez bir çalışma sistemi ve mekanizması vardır. Buna mukabil ekrandaki görüntü ve ses, istasyondan gelenlere göre her an değişir.

Televizyon ekranında gördüklerimize ve duyduklarımıza dayanarak verici istasyon ve televizyonun dönüştürücü mekanizması hakkında bir değeryargısında bulumamız sadece bakış açımızı daraltmakla kalmaz, aynı zamanda bizi konunun iç yüzünden tamamen perdeler.

Ekrandaki görüntü ve sesin gerçekliğin sanal bir yansıması olduğunu kabul edip, verici istasyonu verdiği yayınla sınırlamamak gerektiği gibi… Ekranda gördüklerimize ve duyduklarımıza aldanarak bunları oluşturan cihazın çalışma sistemi ve mekanizması hakkında yanlış bir değerlendirme yapmaktan sakınmalıyız.

Aksi taktirde tenzihte ileri giderek ya Allâh ismiyle açıklanan hakikati herşeyin ötesinde bir tanrı gibi tahayyül ederiz; ya da teşbihte aşırıya kaçmak suretiyle gördüğümüz herşeyle Allâh’ı kayıtlarız.

ÜSTADIM, sizin “Yenilen” isimli kitabınızı tekrar okumaya başladım ve hayret ediyorum… Çünkü bir çok cümlenin üstünü atlayarak yanlış okumuşum. Ve sanırım doğruya ulaşana kadar üstünü atlayarak okumanın aldatıcı kavrama metodu devam edecek.

Sevgi ve saygılarımla,

 

Waalwijk, 30-06-2012