Bölüm 1 · 1.2

Uyanış

Ahmet Köse · Uyanış
"İşte böyle… Senden önce hangi topluma bir uyarıcı irsâl ettiysek, oranın zengin ileri gelenleri şöyle dediler: 'Biz atalarımızı bu din anlayışı üzere bulduk ve biz onların eserlerine (şartlanmaları, genleri) uyanlarız.'
(Hz. Rasûlullâh) dedi ki: 'Eğer size, atalarınızın üzerinde bulunduğunuzdan daha doğruyu getirmişsem de mi?'
Dediler ki: 'İrsâl olunduğun bilgiyi reddederiz!'
Kur'ân Çözümü, Zuhruf sûresi 23-24

Hac bayramınızı kutlar, elinizden öperim…

Son görüşmemizde bana, "çoktan tek'e bakıyor olsan da düşüncelerin faydalı…" demiştiniz. Varlığın tekliğini esas alarak hareket ettiğimi sandığım için, bu sözünüz karşısında derin bir üzüntü duydum.

İsmi Allâh olan o tekil hakikate olan imanımın gereğini samimiyetle ne kadar yaşadığımı sorgularken aklıma şöyle bir soru geldi: "Acaba ben, neden İslâm dinini ve Sizin İslâm'a dair açıklamalarınızı kabul etme durumuna geldim?"

Bu sorumu önce "çoktan tek'e", sonra da "tek'ten çok'a" bakışla, iki farklı açıdan sorguladım… Ki, bu iki bakış açısının getirileri ve aralarındaki fark zihnimde iyice belirginleşsin istedim.

Tek'ten çok'a bakış = Özden göze bir yöneliştir. Bilginin çekirdek tekilliğinden sistemle, düzenli bir şekilde açılarak ağaca, oradan da meyveye doğru giden gelişim yolunun seyridir.

Çok'tan tek'e bakış = Gözden öze bir yönelimdir. Ağacın herhangi bir yerinden hareketle, başlangıç noktası olan çekirdeğe ulaşma çabasıdır.

Sorumu çok'tan tek'e bakışla sorguladığımda…

Benim İslâm dinini kabul etme sebebim, birçok insanda olduğu gibi, Müslüman bir aile ve ortamda yetişmiş olmamdan kaynaklanmıştır. Yani Muhammed Aleyhisselam'ı ve öğretisini kabul etmemde kendi dahlim hiç olmadı.

Sizin İslâm'a dair açıklamalarınızı kabul etmemin sebebi ise, öncelikle Müslüman olmamdan ileri gelmiştir… Sonra da mistisizme ve bilime karşı ilgili olmam tabii ki.

Acaba bir Hıristiyan, Yahudi veya Ateist bir aile ve çevrede yetişmiş olsaydım, sizin İslâm'a dair açıklamalarınıza yine de açık görüşlülükle yaklaşabilecek miydim?

Toplumsal şartlanmalar ve değerlerle şekillenmiş Müslümanlığımın, Muhammed Aleyhisselam'ın İslâm dini kapsamındaki bildirimleriyle çok farklı şeyler olduğunu sayenizde öğrendim!. Bu sayede bir yandan Kur'ân ve Hadislerdeki metaforların dayandığı bilimsel gerçeklerin farkına varmanın heyecanını yaşarken; ne acıdır ki diğer yandan, toplumsal etkilerle oluşmuş Müslümanlığımın farkında olmaksızın muhafaza etmeye devam etmiş, sizden öğrendiklerimle de harmanlayarak geliştirip, öncekine nazaran daha mükemmel bir Müslümanlığa(!) dönüştürmüşüm.

Mutlak doğrulara dayalı verilerle şişirip büyüttüğüm, bir hayal balonu timsali Müslümanlığımın, bir gün patlamasıyla yaşatacağı sükût-u hayalin getireceği pişmanlığın farkında olmadan geçen bir ömür!.

Anladım ki… Sizin adı İslam olan evrensel gerçeklere dair açıklamalarınızdan doğru bir şekilde yararlanmak istiyorsam, yetişmiş olduğum aile ve çevrenin gelenek- ve göreneksel verilerin bilinçaltında bırakmış olduğu izlerin oluşturduğu güdüsel düşünce ve davranışlarımı da kontrol edip, bunların zihnimi bulandırmasına izin vermemem gerekir.

Örneğin, Kur'ân'da "kitap ehli" diye bahsi geçen Yahudi ve Hıristiyanların, ataları tarafından şartlandırılmış inanç üzere yaşadıkları için dalâlette olduklarından bahseden ayetler vardır. Bu ayetler, düşünmeden ve sorgulamadan herhangi bir şeyi kabul etmenin acı sonuçlarını türlü misallerle anlatarak bizleri (yani, müslümanları), Muhammed Aleyhisselam'a kulaktan dolma bilgiyle yaklaşmanın anlayışta tehlikeli sapmalara yol açabileceği hususunda uyarır.

"Hz. Muhammed Neyi OKUdu" kitabınızda Efendimiz Aleyhisselam'ın Risâletinden önce Hanif olduğundan… Yaşamını, ailesi ve toplumu tarafından şartlandırılmış bir anlayış üzere (Kur'ân tabiriyle "atalarının inancı üzere") değil; tekin yansıması olan varlık görüşünü esas alarak sürdürdüğünden bahsetmiştiniz.

Yine aynı eserinizde Efendimiz Aleyhisselam'ın Din anlayışındaki yapılanmasında, kendisinden önce yaşamış bir Rasûl veya Nebinin etkisi ve yönlendirmesi de olmadığını belirtmiştiniz.

Başka bir ifadeyle Efendimiz Aleyhisselam'ın varlığın hakikati ve oluşumuna dair edindiği ve açtığı bilgi, içinde yaşadığı toplumdan gelen veya bir kişi tarafından öğretilmiş türden bilgi olmayıp; ondaki bilgi, teklik esasına dayalı, "Velâyet", "Risâlet" ve "Nübüvvet" işlevlerinin açığa çıkardığı VAHİY türünden bir bilgi açılımı olup… Bu ise kendisinden önce yaşamış Rasûl ve Nebilerden genetik intikal ile meydana gelmiş bir yetidir.

Beyindeki "epifiz" kaynaklı ve destekli algılama kapasitesine dayalı bir bilgi edinimi yoluyla oluşan bir kavrama biçimine sahip olan Muhammed Aleyhisselam'ın öğretisinden yararlanabilecek olanlar, öncelikle ilham ve sezgi gibi yeteneklere ve duyarlılığa sahip olmaları ve bununla beraber toplumsal şartlanmaların etkisi altında kalmadan fikir yürüterek düşünebilecek bir akıl kapasitesine sahip olmaları gerekir.

İlginçtir ki Muhammed Aleyhisselam, İbrahim Aleyhisselam'ı diğer Rasûl ve Nebilere nazaran kendine (hâl olarak) daha yakın görmüştür. Nitekim "Ceddim İbrahim…" sözü, bu anlamda söylendiğini düşünüyorum.

Nitekim İbrahim Aleyhisselam ile ilgili Kur'ân ayetlerindeki işaretler üzerinde tezekkür ettiğimde, Onunda Efendimiz Aleyhisselam'da olduğu gibi, Din anlayışının oluşumunda herhangi bir toplumsal koşullandırma veya kişisel yönlendirmenin olmadığını fark ettim.

Efendimiz Aleyhisselam için Kur'ân'da kullanılan Ümmî Nebi ifadesindeki "ÜMMÎ" kelimesi; "fıtratı (insan olarak, fıtratındaki hakikat farkındalığı ile yaşama yetisi) çevresel etkenlerle bozulmamış…" anlamında söylenmiştir.

Nitekim "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya mecûsi yapar.." hadisi, insanın aile ve çevresinin göresel/yöresel doğrularına şartlandırılarak, fıtratındaki safiyetinden (hakikati bilme ve yaşama yetisinden) uzaklaştırıldığını belirtmektedir.

Şah Veliyullâh Dihlevî (k.s.), "Hüccetullâhi'l Bâliğa" isimli eserinde bu konuya şöyle açıklık getirir:

"Rasûlullâh'ın getirdiği şeriatın (öğretinin) manasını kavramak istiyorsak, önce şu hususları anlamamız gerekir: Birincisi, ümmîlerin halinin bilinmesi. Bilindiği gibi, İslâm şeriatı (öğretisi) ümmîlere gönderilmiştir ve teşride (eğitimde) esas, onların hali olmuştur. İkincisi, onların içinde bulundukları halin, nasıl ıslah edildiğinin (geliştirildiğinin) bilinmesi."

Evet, Efendimiz Aleyhisselam'ın zihninde vahiy ile açığa çıkmış Kur'ân bilgisi ve bu bilgiye dayalı yaşamanın öğretisinden yararlanacak olanlar, fıtratı (yaratılışından gelen hakikat şuuruyla yaşama yetisi) çevresel etkenlerle bozulmamış ÜMMÎ'lerdir.

Buraya kadar yazdıklarımı, "çok'tan tek'e bakış" şeklinde ele almaya çalıştım. Gelelim "tek'ten çok'a bakış" diye belirtmiş olduğunuz, hakikat yanına.

Hakikat şudur ki…

Muhammed Aleyhisselam'ın ALLÂH ismiyle açıkladığı ve Vahid'ül Ahadüs Samed (sayısal çokluk kabul etmez som TEK) diye tanımladığı evrensel ÖZ, Esmâ-ül Hüsna diye işaret edilen niteliklerini ve manalarını seyretmek için ilminde, tüm boyutları ve sayısız türleriyle evreni vehim nurundan var kılmıştır. Her oluş, fıtratına (oluşum programına) uygun bir biçimde tekillikten evrensel bütünlüğe doğru, sistemsel bir açılımla varlıkta yerini alır.

Her birim, onu gayesine ulaştıracak bilgiyi bünyesinde barındırır ve nüvesinden gelen bir komutla oluşum gayesi istikametinde hareket eder. Bundan dolayıdır ki birimin tercihi veya gönlünün meyli, kendine kolaylaştırılandan yana akar ve yaşamını o istikamette sürdürür.

İşte bu sebepten dolayı benim İslâm dinini ve sizi kabul etmem, öncelikle ismi Allâh olan evrensel ÖZ'ün, ben olarak açığa çıkış seyrinin bu yönde olmasından ileri gelmiştir.

Takdir esastır!.

Bu malum varlık silsilesinin EZELDE… Yani, özdeki tekilliğin HAYAT, İLİM ve KUDRET vasıflarına dayalı olarak, sistemsel bir açılımla meydana gelişi ve idamesi HİKMET olarak nitelenmiştir.

Konuya dair bir diğer nükte ise şudur…

İsmi Allâh olan tekil hakikat, açığa çıktığı bu varlık suretleriyle kendi varlığı üzerinde tasarruf etmektedir.

Yani varlıktaki her oluş bir diğer oluş eliyle tetiklenip harekete geçer. Bu, oluşumun sistemsel gelişimidir ki Allâh, Velâyeti yaşattığı kulları eliyle (Nübüvvet ve Risâlet işlevleriyle) hakikat farkındalığını yaşatmak için meydana getirdiği kullarına kendini bildirip açık eder. Her birim, fıtratı ölçüsünde bu zevattan etkilenip yararlanır.

Yaşam alanımız olan dünyamız, Kur'ân ve Hadislerde "Rubûbiyet mertesi" diye işaret edilen BEYNİN çalışma sistemi üzerine, veri tabanına dayalı bir biçimde kurgulayıp meydana getirdiği bir hayaldir. Her birimizin yaşamı, beynimizin kendi içinde kurguladığı hayal dünyasında akıp gider. Bizler beynimizin içindeki hayal dünyasında doğup, gelişen ve ölümle boyutlar değiştirerek, yaşamını sonsuz bir hayalde (veya olarak) idame ettiren bilinçleriz.

Beynimiz, duyusal algımıza göre bir nöron topluluğu olmanın ötesinde; kuantum yasalarının (yani, dalga mekaniğinin) geçerli olduğu elektromanyetik dalga yumağıdır. Bizim zaman ve mekân algımız, hatta algılayan varlığımız dahi beyinde belirli faktörlere dayalı bir biçimde oluşan anlık bir kuantum dalga çökertmesidir.

Newton'un deterministik fizik yasaları, beş duyu algılama sistemini baz alan bir görüştür. Gerçekte evren kuantsal yapı kökenli olup, holografik düzenlenmiş bir bilgiden ibarettir. Varlığın aslı bilgidir… Dindeki tabiriyle "ilim"dir!

Tüm boyutları ve sayısız türleriyle evren; ismi Allâh olan tekilliğin İLMİNDE (yani, uzayın kapsayıcılığında), İLMİNİ (nitelikleri ve manalarını), İLMİYLE (birimleşerek, birimleştiği yapının algı ve bilgi kapasitesiyle) seyridir.

Birimin veri tabanı, onun bilgi kapasitesidir. Bu ise Allâh'ın kendini hangi niteliklerle seyredeceğini tayin eden bir yazgıdır. Birimin evreni algılayış biçimi ise, yazgısının tayin ettiği içsel bir projeksiyon olarak meydana gelen bir hayaldir.

Her birim, yazgısının içsel bir projeksiyonu olarak subjektif bir evren algısı içinde yaşar. Nitekim "Ben, kulumun zannı üzereyim. Artık dilediği gibi düşünsün" Hadis-i Kudsi'si bu gerçeğe dayalı söylenmiştir.

Birimsel bakışa göre çok boyutlu, ama özdeki tekillik indinde tek kare olan evren!.

Yani özdeki tekilliğin tezahürü olan evren, birimsel bakışa göre çok boyutlu; tekillik indinde tek bir kare resim (Tecelli-i Vahid). Tekillik ise her türlü tanımdan, zaman ve mekân ve dahi boyut kavramlarından beri olmasından dolayı tasavvuf ehli tarafından NOKTA olarak tarif edilmiştir.

"İndî Sâni'de, bütün mahlûk TEK bir NOKTADIR;
Kâinatın cümlesi bu; NOKTA'da bir NÜKTEDİR!"
Ken'an Rifâî

NOKTA… Yani Allâh ismiyle işaret edilenin tekilliği, Muhammed Aleyhisselam'ın öğretisinin çıkış noktasıdır!. Bundan dolayı ona Hakikat-i Muhammedî denmiş; evrenin oluşum bilgisini bünyesinde barındırdığından Akl-ı Evvel ismini almıştır.

NOKTA bir çekirdektir, evrene şekil veren bilgi kodlarını holografik esasa göre bünyesinde barındıran… Ki, kâinat ağacı (varlık silsilesi) hiçbir zaman bilfiil o çekirdekten açığa çıkmamıştır. Kâinatın çekirdekten açığa çıktığı fikri, birimsel bakış açısından kaynaklanan bir sanıdır. Gerçekte NOKTA, o ikincisi olmayan Tecellî-i Vahid'dir.

Heyula'dır (dev bir hologram), ki evren içre evrenler ve her birindeki sayısız türlerin oluşumu ve gelişimi… Tüm zamanlar ve mekanlar hep o çekirdeğin içindeki bilginin sanal yansımalarıdır ve sadece algıda hükmen vardır.

Bundan dolayı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.): "Ayan-ı sâbite (algılanan her şey) vücud (varlık) kokusu almamıştır!" der.

İsmi Allâh olan tekil hakikatin kendi manalarını seyretmek için sayısız türde birimselleşme aşamasına geçmiştir (kendini tekrar eden nokta). Her birim için birimselleşme, var oluş amacına uygun bir ortam ve şartlar içinde gerçekleşmiştir. Aynı veya yakın dalga boyunda titreşen yapılar, birbirini çekerler.

"Herkes sevdiğiyle beraberdir" hadisi, aynı veya yakın dalga boyunda titreşenlerin birbirlerini çekerek dünyalarına almalarıyla ilgili söylenmiştir. Ayrıca aynı veya yakın dalga boyunda titreşen bireylerin çekimle birbirlerine bağlanarak oluşturdukları bir üst yapı olan nesil kavramına, Efendimiz Aleyhisselâm "ümmet" olarak işaret etmiştir.

İstenmeyen ortam ve şartlara gelince… Bu da Kur'ân'daki metaforik açıklamalara göre kişinin bir müddet eşi, taşıyıcısı ve duruma göre düşmanı olarak nitelenmiş biyolojik bedeniyle yaşama zorunluluğundan kaynaklanır. Zira bedenin tabiatının gerektirdiği şeyler, bir bilinç varlık olan insanı hakikatinin gereklerini yaşamaktan alıkoyar.

İmam-ı Rabbânî (k.s.) bu hususu Mektûbât'ında bu hususu şöyle anlatır: "Dünya ve ahiret birbirlerinin kumasıdır; biri memnun olursa diğeri kızar."

Beyni bedenin esiri olmuş kişinin gönlünün meyli bedenin tabii istek ve arzularından yanadır. Tıpkı bir mıknatısın demiri kendine çekmesi gibi, beyni de gönlünün meylettiği dalgaları kendine çeker ve çektiği dalgalardaki bilgiyle dünyası şekillenir ve kişiliği buna göre gelişir.

Buna mukabil beyni Muhammed Aleyhisselâm'ın açıkladığı Allâh kavramından yana iş görenin gönlünün meyli ise tekilliği yansıtmak üzere meydana gelmiş bir bilinç yapı olarak, kendini her türlü kayıt ve sınırların ötesinde tanıyıp keşfetmekten yanadır… Dünyası da buna göre şekillenir ve kişiliği de buna göre gelişim gösterir.

Sevgi ve saygılarımla

Waalwijk, 15-11-2010